Depremin Getirdikleri
Şu kişiden alıntılanmıştır: Narcissus tarhinde 16/08/2018, 17:371. BÖLÜM
Güneşin göz kamaştıran ışıkları Londra’daki katı kurallarıyla bilinen St. Paul Akademisi’nde oynaşıyordu. Işıklar en çok o tepeyi, o güzel tepeyi aydınlatıyor, ısıtıyordu. Çünkü o tepenin, akademideki tertemiz bir yüreğe sahip sevimli bir kız için çok özel bir anlamı vardı; ve aslında okulun serserisi olarak bilinen, ama aslında sımsıcak ve iyilik dolu bir yüreğe sahip genç için de… Güneş, tepedeki sapsarı nergislerin büyümesi, güzelliklerini bütünüyle gösterebilmesi ve o tepede oturan, sık sık birbirlerine gülümseyen iki gencin yüreklerini sımsıcak duygularla kaplayacak kokuyu yayabilmesi için çabalıyordu. Sabah oluyordu… Yeni düşmüş çiğ damlaları kuruyordu… Ve toprak, derinden derine bir sızı duymuştu o anda. Derinde, çok derinde titremişti fakat acısının devam ettiğini dehşetle fark etmişti. O gün çok kötü şeyler olacaktı…
Candy gülümseyen gözlerini açtı ve sabah olduğunu fark etti. Doğruldu ve balkona çıktı, havayı içine çekti. Okul formasını giydi. Yeni bir gün başlıyordu, yeni umutları yeni üzüntüleri olacaktı.
Öte yandan Terry çoktan uyanmış, kendini Sahte Pony Tepesi’ndeki büyük ağacın bir dalına atmıştı. İçinde anlayamadığı, kavrayamadığı bir sıkıntı vardı. “Aptal olma, Terry. Ne olabilir ki? Eminim ki Rahibe Gray sana kızacaktır yalnızca…”
Eliza kalkalı yarım saat olmuş, Candy ile ilgili planlar yapıyordu. “Şu Candy’ye boyunu ölçüsünü vermem gerekiyor.” Eliza’nın içinde Candy’ye karşı çözemediği bir nefret vardı. Evet, ondan nefret ediyordu. Anthony’sini almıştı elinden. Anthony Eliza’yı seviyorken Candy’nin tuzağına düşmemiş miydi? Anthony’nin Eliza’dan nefret etmesini sağlamamış mıydı o Candy? Sonra Anthony’yi o öldürmemiş miydi? Şimdi de okulun en yakışıklı çocuğu Terrius Candy’den hoşlanıyor gibi gözüküyordu! Eliza işte en çok da buna katlanamıyordu. “Terry benimdir!” diye çığlık atıyordu içinden. Ama kader işte, böylesine bir nefret o gün içinde sevgi dolu bir dostluğa dönüşecekti, hem de o nefretin en zirvede olduğu anda…
Londra farklı bir güne gözlerini açıyordu… O gün tüm kent için korku ve acı dolu bir gün olacaktı… Yerin hafif kıvranması devam ediyordu. Patlayana kadar devam edecekti…
***
Ders çok sıkıcı geçiyordu. Candy sıkıntıdan ofladı, rahibe Katie dersi gerçekten de ÇOK sıkıcı anlatıyordu. Candy not alır görünmek için defterine bir şeyler karalamaya başladı. Karalamalarına iyice dalmıştı, rahibenin sesini duymuyordu, sanki yazdığı “O” şeyin dünyasına girmişti. Candy şaşkınlıkla defterinin bütün sayfasına “Terry” yazdığını fark etti. Ayrımında olmadan yazmıştı tüm bunları. Sonra o süre boyunca gülümseyerek Terry ile ilk karşılaşmalarını düşündüğünü bir kez daha şaşırarak fark etti. Nedendi tüm bunlar? Neden Terry? Candy bu sorunun cevabını bilse de sormadan da yapamıyordu işte.
Candy’nin sağında oturan Annie, Candy’nin defterine bakınca yazdığı şeyleri gördü. Gülümsedi. “Candy Terry’yi seviyor. Terry’nin de onu sevdiğinden hiç kuşkum yok. Gerçekten çok yakın davranıyorlar birbirlerine. Umarım… Umarım, ben ve Archie de, bir gün, böyle… Candy ve Terry gibi…”
- Evet, şimdi bu ders işlediklerimizden sözlüye başlıyorum. Bu sözlüden en düşük notu alan öğrenci yarına kadar tarih ödevini getirecek, yani iki hafta erken getirecek. İlk öğrenciyi sınıf listesinden seçeceğim.
Rahibe Katie, bunları söyledikten sonra önündeki kitaplardan kırmızı kaplı olanı açtı, listeyi çıkardı ve gözüne çarpan ilk ismi okudu.
- Candice White Adley!
Candy aniden ayağa fırladı, alnında birden ter damlaları belirmişti.
- Evet?
- Sözlüyü ilk olarak sen olacaksın.
- Sözlü mü?
- Evet, dinlemedin mi?
Candy titredi hafiften.
- Ah, şey, tabi ki dinledim, Rahibe Katie!
- Tamam, Candice, sözlüye başlıyoruz o halde.
Annie, Candy için endişeliydi. O dersi dinlemediğini biliyordu, çünkü tüm ders boyunca “Terry” yazmıştı. Ve o tarih ödevi, gerçekten çok zor bir ödevdi. Rahibe Katie mavi kaplı bir defteri açtı, eline bir kalem aldı ve sorusunu sordu.
- Candice, Amerika’yı kim keşfetmiştir?
“Tamam, bu kolay bir soru. Bir Amerikalı olarak bunu bilmem gerekir.” Diye düşündü Candy.
- Kristof Kolomb.
- Doğru, Candice. Peki bunu kim ispatlamıştır?
- Ameriko de Vespuçi.
- Tamam. Amerika’nın keşfi hangi tarihsel olayın bir parçasıdır?
Candy terlemeye başladı. İşte bunu bilmiyordu. Ne yapmalıydı? Tahtada “Ders” ve “Konu” dışında bir şey yazmıyordu, evet, Rahibe Katie’nin kötü yazısıyla: Ders: Tarih Konu: Coğrafi Keşifler Yazıyordu. İşte bu! “Coğrafi Keşifler”!
- Coğrafi Keşifler.
- Tamam. Sonuçları?
“Zor soru.” Bu tahtada da yazmıyordu. Tam o sırada Candy’nin arkasında oturan Patty eğilip fısıldadı.
- Akdeniz limanları önemini yitirmiştir.
Candy bunu tekrarladı. Rahibe Katie:
- Başka?
Patty tekrar fısıldadı.
- Amerika kıtasının keşfiyle Avrupa yeni bitki türleri öğrendi.
Candy tekrarladı. Rahibe Katie gülümsedi.
- Yeterli, Candice. Aferin, iyi dinlemişsin dersi. Artı.
- Teşekkür ederim!
Candy rahatlayarak oturdu. Hemen ardından zil çaldı ve Rahibe Katie kitaplarını topladı, kızlara baktı ve gülümsedi.
- Yarın sözlüye devam edeceğiz. İyi çalışın.
Rahibe çıkınca Candy, Patty’ye minnetle baktı.
- Teşekkür ederim, Patty!
- Önemli değil de, Candy, derste ne yapıyordu sen öyle?
Candy kıpkırmızı kesildi ve hızla defterini kapattı.
- Hiç, ne olabilir ki?
Annie güldü ve kısık bir sesle Candy’yi ispiyonladı.
- Patty, Candy bütün ders boyunca defterine “Terry” yazdı.
Annie, Candy’nin kızgın, Patty’nin şaşkın bakışlarıyla karşılaşınca güldü ve Candy’nin omzuna elini koydu.
- Hadi ama Candy, Terry’yi sevdiğini hepimiz biliyoruz.
Patty gülerek başını salladı.
- Bizden saklamayı beceremiyorsun Candy.
- Bence Terry ve sen iyi bir ikili olabilirsiniz!
Candy kaşlarını çattı ve ellerini beline koydu.
- Annie, Patty! Terry ve ben sadece iyi birer dostuz.
- O yüzden mi bütün ders boyunca “Terry” yazdın?
Candy güldü, yumuşak bir ifadeyle başını salladı.
- Pes ettim. Terry… Çok farklı… Ben…
Kızlar güldüler ve sınıftan çıktılar.
Yerin ağrısı devam ediyordu. Günü gelmişti, genellikle küçük olan sarsıntılar yerini büyük bir sarsıntıya bırakacaktı.
***
Candy o gün tepesine çıkmaya fırsat bulamadan gece olmuştu. Herkes odasına çekilmiş, uyumaya başlayanlar olmuştu. Candy odayı derleyip topladıktan sonra geceliğini giydi, perdeleri iyice çekti. Ödevlerine göz atarken ofladı. “Patty olmasaydı şu an harıl harıl tarih ödevini yapıyor olacaktım. Terry nasıl acaba? Bugün onu hiç görmedim. Ayine de gelmedi –her zamanki gibi.” Yatmak üzereyken kapı aniden açıldı. Candy şaşkınlıkla dönüp baktı.
- Eliza!
- Evet, benim, Candy! Seninle konuşmaya geldim.
- Çık git, hemen!
- Neden? Patty’nin sana kopya verdiğini rahibelere söylememi mi istiyorsun yoksa?
Candy öylece bakakaldı. Derin bir nefes aldı.
- Ne istiyorsun Eliza?
Terry bu sırada Sahte Pony Tepesi’nde oturuyordu, içinde hâlâ bir sıkıntı vardı. “Bir şey olacak, hem de çok kötü bir şey” diye düşündü. Sabahtan beri bu garip düşünceyi beyninden uzaklaştırmaya çalışıyordu ama her çabalayışında bu düşünce belleğine iyice kazınıyordu. “Bugün Candy’yi hiç görmedim, başı dertte mi acaba?” Toprak ise yıllardır süren suskunluğunu ve durgunluğunu bozmak üzereydi. Yalnızca birkaç dakika kalmıştı… Ve bu sürede Terry, Candy’ye bir şey olacağını tüm kalbiyle sezmişti…
Eliza kollarını kavuşturup gülümsedi ve emir veren bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
- Terry’yle ilgilenmeyi kes. O sadece seninle eğleniyor. Bunu göremiyor musun? Terry senin gibi birine âşık olur mu sence? Sonra çok üzülürsün.
Candy gülümsedi ve alaycı bir şekilde cevap verdi.
- Ne o, Eliza? SEN, BENİM iyiliğimi mi düşünüyorsun? Yoksa farklı bir şey mi var?
Eliza’nın bakışları değişti, kaşlarını çattı.
- Ne olabilir ki?
- Mesela Terry’ye karşı farklı bir şeyler mi hissediyorsun?
Eliza öfkeyle, bağırmamaya çalışarak söylendi.
- Bu ne cüret! Candy!
- Yalan mı, Eliza? Sen, benimle konuşmaya bile utanan SEN, benim iyiliğimi mi istiyorsun?
- Bu kadar yeter!
Eliza tam Candy’ye tokat atacakken birden bütün ışıklar söndü ve yer korkunç bir hızla sallanmaya başladı. İki kız da çığlık atarak yere düşmüştü bile, aslında ayakta olan her insan. Bir anda bütün Londra’dan çığlıklar ve ‘yıkılma’ sesleri yükselmişti, St. Paul da dâhil…
Yer sallanmaya devam ediyordu, Candy ve Eliza korkudan donmuş bir vaziyettelerdi. Çıtırdama sesleri geliyordu. Her yerin sallanıyor olmasının verdiği dehşet dışında, karanlık, ‘yıkılma’ sesleri ve çığlıklar, ikisini de şoke etmişti. Birden Candy çıtırdama seslerinden binanın yıkılmak üzere olduğunu anladı. Dehşetle bağırdı.
- Eliza! Bina yıkılıyor!
Ses yerine ulaşmadan Saint Paul Akademisi korkunç bir gürültüyle yıkıldı.
***
Terry titriyordu, bembeyaz olmuştu, hareket bile edemiyordu… Tepeden büyük bir dehşetle akademinin yıkılışını seyretmişti. Depremin inanılmaz şiddetinden kıpırdayamamıştı, yapabildiği tek şey devrilen o güzelim ağaçtan kendini korumak olmuştu. Titriyordu Terry, gözleri cam gibi olmuştu. Koca St. Paul, iki büyük yurt yıkılmıştı! Yer sallanmaya devam ediyordu, birkaç saniye sonra durdu. Terry olduğu yerde kalakalmıştı. Bu bir kâbus olmalıydı! Böyle bir şey olabilir miydi? Bütün bina yıkılabilir miydi? Terry duyduğu inanılmaz büyük dehşetten kıpırdayamıyor, düşünemiyor hatta ufak bir ses bile çıkaramıyordu! Sonra birden bir şey aklına gelmiş gibi büyük bir hızla fırladı ve Kızlar Yurdu’na baktı. Mırıldandı.
- Candy…
Yıkık binaya dikkatle baktı. Aslında ayın ışığı görmesini çok zorlaştırıyordu ama Terry’nin aşkı, yurda sanki bir ışık tutmuştu. Terry titredi, donakaldı yeniden, ağlayamıyordu bile. Gözlerinde korku ve endişenin derin izleri, bembeyaz kesilmiş yüzü, sürekli titreyen elleriyle korkunç gözüküyordu. Beyni durmuştu adeta, sadece “Candy” diye bir yankı oluşmuştu. Bu yankı haricinde hiçbir şey duyamıyordu. Neden sonra çözüldü, bacakları onu taşıyamadı ve yere düştü, gözlerinden yaşlar fışkırarak yeri göğü sallayan bir şiddetle bağırdı.
- CANDYYYYYYY!!!!!!
1. BÖLÜM
Güneşin göz kamaştıran ışıkları Londra’daki katı kurallarıyla bilinen St. Paul Akademisi’nde oynaşıyordu. Işıklar en çok o tepeyi, o güzel tepeyi aydınlatıyor, ısıtıyordu. Çünkü o tepenin, akademideki tertemiz bir yüreğe sahip sevimli bir kız için çok özel bir anlamı vardı; ve aslında okulun serserisi olarak bilinen, ama aslında sımsıcak ve iyilik dolu bir yüreğe sahip genç için de… Güneş, tepedeki sapsarı nergislerin büyümesi, güzelliklerini bütünüyle gösterebilmesi ve o tepede oturan, sık sık birbirlerine gülümseyen iki gencin yüreklerini sımsıcak duygularla kaplayacak kokuyu yayabilmesi için çabalıyordu. Sabah oluyordu… Yeni düşmüş çiğ damlaları kuruyordu… Ve toprak, derinden derine bir sızı duymuştu o anda. Derinde, çok derinde titremişti fakat acısının devam ettiğini dehşetle fark etmişti. O gün çok kötü şeyler olacaktı…
Candy gülümseyen gözlerini açtı ve sabah olduğunu fark etti. Doğruldu ve balkona çıktı, havayı içine çekti. Okul formasını giydi. Yeni bir gün başlıyordu, yeni umutları yeni üzüntüleri olacaktı.
Öte yandan Terry çoktan uyanmış, kendini Sahte Pony Tepesi’ndeki büyük ağacın bir dalına atmıştı. İçinde anlayamadığı, kavrayamadığı bir sıkıntı vardı. “Aptal olma, Terry. Ne olabilir ki? Eminim ki Rahibe Gray sana kızacaktır yalnızca…”
Eliza kalkalı yarım saat olmuş, Candy ile ilgili planlar yapıyordu. “Şu Candy’ye boyunu ölçüsünü vermem gerekiyor.” Eliza’nın içinde Candy’ye karşı çözemediği bir nefret vardı. Evet, ondan nefret ediyordu. Anthony’sini almıştı elinden. Anthony Eliza’yı seviyorken Candy’nin tuzağına düşmemiş miydi? Anthony’nin Eliza’dan nefret etmesini sağlamamış mıydı o Candy? Sonra Anthony’yi o öldürmemiş miydi? Şimdi de okulun en yakışıklı çocuğu Terrius Candy’den hoşlanıyor gibi gözüküyordu! Eliza işte en çok da buna katlanamıyordu. “Terry benimdir!” diye çığlık atıyordu içinden. Ama kader işte, böylesine bir nefret o gün içinde sevgi dolu bir dostluğa dönüşecekti, hem de o nefretin en zirvede olduğu anda…
Londra farklı bir güne gözlerini açıyordu… O gün tüm kent için korku ve acı dolu bir gün olacaktı… Yerin hafif kıvranması devam ediyordu. Patlayana kadar devam edecekti…
***
Ders çok sıkıcı geçiyordu. Candy sıkıntıdan ofladı, rahibe Katie dersi gerçekten de ÇOK sıkıcı anlatıyordu. Candy not alır görünmek için defterine bir şeyler karalamaya başladı. Karalamalarına iyice dalmıştı, rahibenin sesini duymuyordu, sanki yazdığı “O” şeyin dünyasına girmişti. Candy şaşkınlıkla defterinin bütün sayfasına “Terry” yazdığını fark etti. Ayrımında olmadan yazmıştı tüm bunları. Sonra o süre boyunca gülümseyerek Terry ile ilk karşılaşmalarını düşündüğünü bir kez daha şaşırarak fark etti. Nedendi tüm bunlar? Neden Terry? Candy bu sorunun cevabını bilse de sormadan da yapamıyordu işte.
Candy’nin sağında oturan Annie, Candy’nin defterine bakınca yazdığı şeyleri gördü. Gülümsedi. “Candy Terry’yi seviyor. Terry’nin de onu sevdiğinden hiç kuşkum yok. Gerçekten çok yakın davranıyorlar birbirlerine. Umarım… Umarım, ben ve Archie de, bir gün, böyle… Candy ve Terry gibi…”
- Evet, şimdi bu ders işlediklerimizden sözlüye başlıyorum. Bu sözlüden en düşük notu alan öğrenci yarına kadar tarih ödevini getirecek, yani iki hafta erken getirecek. İlk öğrenciyi sınıf listesinden seçeceğim.
Rahibe Katie, bunları söyledikten sonra önündeki kitaplardan kırmızı kaplı olanı açtı, listeyi çıkardı ve gözüne çarpan ilk ismi okudu.
- Candice White Adley!
Candy aniden ayağa fırladı, alnında birden ter damlaları belirmişti.
- Evet?
- Sözlüyü ilk olarak sen olacaksın.
- Sözlü mü?
- Evet, dinlemedin mi?
Candy titredi hafiften.
- Ah, şey, tabi ki dinledim, Rahibe Katie!
- Tamam, Candice, sözlüye başlıyoruz o halde.
Annie, Candy için endişeliydi. O dersi dinlemediğini biliyordu, çünkü tüm ders boyunca “Terry” yazmıştı. Ve o tarih ödevi, gerçekten çok zor bir ödevdi. Rahibe Katie mavi kaplı bir defteri açtı, eline bir kalem aldı ve sorusunu sordu.
- Candice, Amerika’yı kim keşfetmiştir?
“Tamam, bu kolay bir soru. Bir Amerikalı olarak bunu bilmem gerekir.” Diye düşündü Candy.
- Kristof Kolomb.
- Doğru, Candice. Peki bunu kim ispatlamıştır?
- Ameriko de Vespuçi.
- Tamam. Amerika’nın keşfi hangi tarihsel olayın bir parçasıdır?
Candy terlemeye başladı. İşte bunu bilmiyordu. Ne yapmalıydı? Tahtada “Ders” ve “Konu” dışında bir şey yazmıyordu, evet, Rahibe Katie’nin kötü yazısıyla: Ders: Tarih Konu: Coğrafi Keşifler Yazıyordu. İşte bu! “Coğrafi Keşifler”!
- Coğrafi Keşifler.
- Tamam. Sonuçları?
“Zor soru.” Bu tahtada da yazmıyordu. Tam o sırada Candy’nin arkasında oturan Patty eğilip fısıldadı.
- Akdeniz limanları önemini yitirmiştir.
Candy bunu tekrarladı. Rahibe Katie:
- Başka?
Patty tekrar fısıldadı.
- Amerika kıtasının keşfiyle Avrupa yeni bitki türleri öğrendi.
Candy tekrarladı. Rahibe Katie gülümsedi.
- Yeterli, Candice. Aferin, iyi dinlemişsin dersi. Artı.
- Teşekkür ederim!
Candy rahatlayarak oturdu. Hemen ardından zil çaldı ve Rahibe Katie kitaplarını topladı, kızlara baktı ve gülümsedi.
- Yarın sözlüye devam edeceğiz. İyi çalışın.
Rahibe çıkınca Candy, Patty’ye minnetle baktı.
- Teşekkür ederim, Patty!
- Önemli değil de, Candy, derste ne yapıyordu sen öyle?
Candy kıpkırmızı kesildi ve hızla defterini kapattı.
- Hiç, ne olabilir ki?
Annie güldü ve kısık bir sesle Candy’yi ispiyonladı.
- Patty, Candy bütün ders boyunca defterine “Terry” yazdı.
Annie, Candy’nin kızgın, Patty’nin şaşkın bakışlarıyla karşılaşınca güldü ve Candy’nin omzuna elini koydu.
- Hadi ama Candy, Terry’yi sevdiğini hepimiz biliyoruz.
Patty gülerek başını salladı.
- Bizden saklamayı beceremiyorsun Candy.
- Bence Terry ve sen iyi bir ikili olabilirsiniz!
Candy kaşlarını çattı ve ellerini beline koydu.
- Annie, Patty! Terry ve ben sadece iyi birer dostuz.
- O yüzden mi bütün ders boyunca “Terry” yazdın?
Candy güldü, yumuşak bir ifadeyle başını salladı.
- Pes ettim. Terry… Çok farklı… Ben…
Kızlar güldüler ve sınıftan çıktılar.
Yerin ağrısı devam ediyordu. Günü gelmişti, genellikle küçük olan sarsıntılar yerini büyük bir sarsıntıya bırakacaktı.
***
Candy o gün tepesine çıkmaya fırsat bulamadan gece olmuştu. Herkes odasına çekilmiş, uyumaya başlayanlar olmuştu. Candy odayı derleyip topladıktan sonra geceliğini giydi, perdeleri iyice çekti. Ödevlerine göz atarken ofladı. “Patty olmasaydı şu an harıl harıl tarih ödevini yapıyor olacaktım. Terry nasıl acaba? Bugün onu hiç görmedim. Ayine de gelmedi –her zamanki gibi.” Yatmak üzereyken kapı aniden açıldı. Candy şaşkınlıkla dönüp baktı.
- Eliza!
- Evet, benim, Candy! Seninle konuşmaya geldim.
- Çık git, hemen!
- Neden? Patty’nin sana kopya verdiğini rahibelere söylememi mi istiyorsun yoksa?
Candy öylece bakakaldı. Derin bir nefes aldı.
- Ne istiyorsun Eliza?
Terry bu sırada Sahte Pony Tepesi’nde oturuyordu, içinde hâlâ bir sıkıntı vardı. “Bir şey olacak, hem de çok kötü bir şey” diye düşündü. Sabahtan beri bu garip düşünceyi beyninden uzaklaştırmaya çalışıyordu ama her çabalayışında bu düşünce belleğine iyice kazınıyordu. “Bugün Candy’yi hiç görmedim, başı dertte mi acaba?” Toprak ise yıllardır süren suskunluğunu ve durgunluğunu bozmak üzereydi. Yalnızca birkaç dakika kalmıştı… Ve bu sürede Terry, Candy’ye bir şey olacağını tüm kalbiyle sezmişti…
Eliza kollarını kavuşturup gülümsedi ve emir veren bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
- Terry’yle ilgilenmeyi kes. O sadece seninle eğleniyor. Bunu göremiyor musun? Terry senin gibi birine âşık olur mu sence? Sonra çok üzülürsün.
Candy gülümsedi ve alaycı bir şekilde cevap verdi.
- Ne o, Eliza? SEN, BENİM iyiliğimi mi düşünüyorsun? Yoksa farklı bir şey mi var?
Eliza’nın bakışları değişti, kaşlarını çattı.
- Ne olabilir ki?
- Mesela Terry’ye karşı farklı bir şeyler mi hissediyorsun?
Eliza öfkeyle, bağırmamaya çalışarak söylendi.
- Bu ne cüret! Candy!
- Yalan mı, Eliza? Sen, benimle konuşmaya bile utanan SEN, benim iyiliğimi mi istiyorsun?
- Bu kadar yeter!
Eliza tam Candy’ye tokat atacakken birden bütün ışıklar söndü ve yer korkunç bir hızla sallanmaya başladı. İki kız da çığlık atarak yere düşmüştü bile, aslında ayakta olan her insan. Bir anda bütün Londra’dan çığlıklar ve ‘yıkılma’ sesleri yükselmişti, St. Paul da dâhil…
Yer sallanmaya devam ediyordu, Candy ve Eliza korkudan donmuş bir vaziyettelerdi. Çıtırdama sesleri geliyordu. Her yerin sallanıyor olmasının verdiği dehşet dışında, karanlık, ‘yıkılma’ sesleri ve çığlıklar, ikisini de şoke etmişti. Birden Candy çıtırdama seslerinden binanın yıkılmak üzere olduğunu anladı. Dehşetle bağırdı.
- Eliza! Bina yıkılıyor!
Ses yerine ulaşmadan Saint Paul Akademisi korkunç bir gürültüyle yıkıldı.
***
Terry titriyordu, bembeyaz olmuştu, hareket bile edemiyordu… Tepeden büyük bir dehşetle akademinin yıkılışını seyretmişti. Depremin inanılmaz şiddetinden kıpırdayamamıştı, yapabildiği tek şey devrilen o güzelim ağaçtan kendini korumak olmuştu. Titriyordu Terry, gözleri cam gibi olmuştu. Koca St. Paul, iki büyük yurt yıkılmıştı! Yer sallanmaya devam ediyordu, birkaç saniye sonra durdu. Terry olduğu yerde kalakalmıştı. Bu bir kâbus olmalıydı! Böyle bir şey olabilir miydi? Bütün bina yıkılabilir miydi? Terry duyduğu inanılmaz büyük dehşetten kıpırdayamıyor, düşünemiyor hatta ufak bir ses bile çıkaramıyordu! Sonra birden bir şey aklına gelmiş gibi büyük bir hızla fırladı ve Kızlar Yurdu’na baktı. Mırıldandı.
- Candy…
Yıkık binaya dikkatle baktı. Aslında ayın ışığı görmesini çok zorlaştırıyordu ama Terry’nin aşkı, yurda sanki bir ışık tutmuştu. Terry titredi, donakaldı yeniden, ağlayamıyordu bile. Gözlerinde korku ve endişenin derin izleri, bembeyaz kesilmiş yüzü, sürekli titreyen elleriyle korkunç gözüküyordu. Beyni durmuştu adeta, sadece “Candy” diye bir yankı oluşmuştu. Bu yankı haricinde hiçbir şey duyamıyordu. Neden sonra çözüldü, bacakları onu taşıyamadı ve yere düştü, gözlerinden yaşlar fışkırarak yeri göğü sallayan bir şiddetle bağırdı.
- CANDYYYYYYY!!!!!!
Şu kişiden alıntılanmıştır: Narcissus tarhinde 16/08/2018, 17:422. BÖLÜM
Öhö öhö! Öhö öhö! Öhö öhö!
Candy bitkinlikle gözlerini açmaya çalıştı. Açamıyordu. Sırtında çok, çok ağır bir şey vardı, canı çok yanıyordu. Neler oluyordu? Karabasan mıydı bu? Candy’nin canı hayatında HİÇ bu derece acımamıştı. Candy yine öksürdü, gözlerini açtı. Hiçbir şey göremiyordu. Karnının üzerine uzanmış, ellerini başının üzerine koymuş bir vaziyette duruyordu. Sırtındaki acı giderek artıyordu. Kalkmaya çabalıyor, ama kalkamıyordu. Üzerinde her ne varsa kalkmasına engel oluyordu. Candy birden olanları hatırladı, dehşete düşmüştü. DEPREM! Tabi ya, deprem olmuştu! Candy titreyemedi bile, sırtındaki yük titremesine bile engel olmuştu. Candy sadece başını kaldırabiliyordu. Yavaş bir sesle seslendi.
- Eliza?
Ses yoktu. Candy korkmuştu.
- Eliza! Sesimi duyuyor musun? Eliza! Eliza!
Yine ses yoktu. Candy iyice korkmuştu. “Allah’ım lütfen ölmemiş olsun…” Candy birden dehşetle bağırdı.
- Londra da yıkılmış olmalı!
Evet, bütün Londra yıkılmıştı. Candy bir sürü ölen olduğunu düşündükçe yüreği daralıyordu. Aniden düşünmesi tamamen kesildi, aklına gelen bir isim, bütün bedenini derin bir acıyla doldurmuş, yüreğindeki korkunun zirveye çıkmasını sağlamıştı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye, kalbi sıkışmaya başladı.
- Terry…
Candy’nin bedenindeki müthiş acı, bu ismi mırıldanmasıyla kat be kat artmıştı. “Ya… Ya Terry’ye bir şey olduysa? Acaba yıkıntıda mıdır? Yoksa… Yoksa?” Candy bütün kalbiyle, yüreğiyle, bedeniyle, her şeyiyle ama her şeyiyle Terry’ye bir şey olmasından korkuyordu. Ya öldüyse? Candy ne yapardı? Bu acıya nasıl dayanırdı? O olmadan, onun sıcaklığını hissetmeden, gülümseyen gözlerine bakmadan, sesini duymadan nasıl yaşardı?
- Terry… Lütfen yaşa… Lütfen… Beni bırakma…
- Candy?
- Eliza?
- Buradayım! N, ne oldu?
- Deprem oldu, Eliza. Bina çöktü.
- HAYIR!
Eliza olayları yeni kavramıştı. Üzerine hiçbir şey düşmemiş, iki sütunun üstüne düşen beton yığınları Eliza’ya küçük bir boşluk oluşturmuştu. Aynı zamanda Candy’yle arasında da büyükçe bir boşluk vardı. Ama doğal olarak büyük bir dehşetle bağırıyordu.
- İMDAT! YARDIM EDİN! KİMSE YOK MU? İMDAT!
- Eliza, sakin ol. Şu an seni kimse duyamaz.
- Candy! Bunu nasıl söylersin? Bizi buradan kurtarmalılar! Burada yaşayamayız!
Candy ister istemez güldü.
- Burada yaşayacağımızı kim söyledi? Kurtulacağız Eliza. Merak etme. Güçlü olmalısın. Nefesini boşa harcama. Oksijeni azaltıyorsun. Yavaş nefes al.
- NE! Oksijen mi? Havasız da kalabiliriz yani, öyle mi? Candy sana söylüyorum, beni hemen bu şeyden çıkar!
Candy ofladı. Sırtındaki beton bir yana, bir yıkıntının altında olmak bir yana, havasızlık bir yana, Terry korkusu bir yana, Eliza da bir yanaydı. Eliza gibi biriye bir yıkıntının altında saatlerce, belki de, belki de günlerce yan yana olmak…
Eliza sakinleşmeye çabalıyor, ama başaramıyordu.
- Ne yapacağız, Candy? Söyle, buradan nasıl çıkacağız? Bizi buradan HEMEN kurtarmalılar!
Candy sinirlenmişti. Bağırdı.
- Sessiz ol! Bu yıkıntının altında kalan bir tek biz değiliz! Bütün öğrenciler! Hatta belki de bütün Londra! Kaç kişinin ölmüş olabileceğini hiç düşünüyor musun? Kaç insan? Biz iyiyiz! Havamız çok olmasa da var, bütün vücudumuza bir şeyler düşmüş değil, bütün vücudumuzla yıkıntının altında değiliz Eliza! Peki ama diğerleri? Annie, Patty, Louise, hatta Rahibe Gray, hatta, hatta… Terry… Onlar yaşıyor mu, onu bile bilmiyorken nasıl bu kadar bencil olabilirsin?
Eliza sustu. Bir şey diyemedi. Candy’nin o an bütün kalbiye Terry’yi düşündüğünü sinir de olsa anlamıştı. Eliza düşündü: Eğer Terry’yi gerçekten seviyorsa, neden kalbinde ufacık bir endişe bile hissetmiyordu?
Öte yandan Candy sessiz sessiz ağlıyordu… Terry’ye ne olduğunu çok merak ediyordu…
***
Terry titreye titreye ne yapacağını bilemeden yıkılmış Kızlar Yurdu’nun önünde volta atıyordu. Bütün bedeni inanılmaz bir biçimde ağrıyor, zaman zaman kalbi sıkışıyordu. “Candy şimdi bu betonların altında… Ne yapmalıyım? Ona ya bir şey olduysa? Nasıl yaşarım? Ne yaparım?”
Terry olayın etkisinden kurtulup mantığıyla Candy’nin muhtemel yerini hesapladı. Tam da önünde duruyordu. Ama… Onu oradan nasıl, nasıl çıkarabilirdi ki? Nasıl… En azından yaşadığını bilseydi, sesini duysaydı… Küçücük bir umutla tüm gücüyle bağırdı.
- CANDYYY!
Candy Terry’nin bağırışını elbette işitememişti. Sadece Terry’nin acı dolu kalbinin sesini duyabilmişti. “Terry yaşıyor… Hatta belki de… Belki de beni arıyor…” Gülümsedi. Kalbi ona asla yalan söylemezdi. Yüreğinde duyduğu Terry’nin sesiydi. Bundan yüzde yüz emindi… Küçücük bir umutla o da tüm gücüyle bağırdı.
- TERRYYY!
Terry titredi. Sanki o yıkıntının altından, belli belirsiz, boğuk bir ses gelmişti… Candy’nin sesi miydi bu? Yoksa ümitsizce çırpınan bir başka öğrenci mi? Ses o kadar boğuk, o derece kısık gelmişti ki çıkarmak imkânsızdı.
Eliza şaşkındı. Yattığı yerde hafif dönerek yüzünü Candy’nin sesinin geldiği yere doğru çevirdi.
- “Terry” mi? Onun seni duyabileceğini mi sanıyorsun? Büyük ihtimalle diğer yıkıntıların altında kalmıştır.
Candy öfkeyle Eliza’ya döndü.
- Terry burada ve hatta beni arıyor. Biliyorum.
- Nereden biliyorsun? Terry’nin sesini duymuş olamazsın!
- Duydum! Yüreğimde onun sesini duydum.
- Candy, yine saçmalıyorsun!
- Sana duydum dedim! Terry yaşıyor! O yıkıntının altında değil!
Candy’nin kalbi umut duygularıyla küt küt atıyordu. Buradan kurtulacağını biliyordu. Hatta içinden bir ses onu Terry’nin kurtaracağını söylüyordu…
İki büyük aşktı onlarınki. Birbirlerinin hislerini onlarca milin ötesinden hissedebilirlerdi. Biri üzülse, diğeri aynı üzüntüyü kalbinde hissediyordu. İşte, Terry, Candy’nin acısını ta yüreğinde hissedebiliyordu.
***
Terry sürekli düşünüyordu. Ne yapabilirdi? Candy’yi oradan nasıl kurtarabilirdi? Beton yığınına yürüdü, dokundu, çok ağırdı. Tam o sırada birbirinden farklı iki ses duydu.
- ANNİE!
- PATTY!
- (İkisi de aynı anda) CANDY!
Terry şaşkınlıkla seslerin geldiği yöne baktı ve şaşkınlıkla donakaldı. Bunlar… Archie ve Stear! İkisinin de yüzleri bembeyaz kesilmişti, gözlerinde korkunun derin izleri vardı. Archie Terry’yi görünce şaşkınlıkla durdu.
- Terrius!
Stear o tarafa bakmıyordu, yıkıntıyı kaldırabilecek bir alet tasarlıyordu kafasında. Söylendi.
- Evet, Archie, evet! Eminim ki Terry’nin ölmesini diliyorsundur!
Archie sinirlenerek bağırdı.
- Kardeşim, susar mısın? Terry burada!
Stear şaşırarak doğruldu ve Terry’yi gördü.
- Terry! Sen…
- Ben tepedeydim. Sonra, sonra… Yer titremeye başladı… Hızla… Ve Candy… Yıkıntının altında… Ben ona bağırdım. Sanki yıkıntının altından… Belli belirsiz… Onun sesi…
Terry’nin mavi gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Archie de Stear da şaşkındı, özellikle Archie… Başını eğdi, gözleri durgunlaşmıştı.
- Candy…
Kaba, sürekli alay eden serseri Terry’yi ağlarken, hem de sadece gönül eğlendirdiğini düşünen Candy için ağlarken görmek Archie’yi çok etkilemişti. Kararsız adımlarla ona yürüdü, Terry’nin titreyen omuzlarından tuttu, dolu gözleriyle gülümsedi.
- Onu kurtaracağız Terry… Annie’yi, Patty’yi de…
Stear yıkıntıya bakmayı sürdürüyordu. Belki Patty’ye olan aşkı, Candy’ye ve Annie’ye hissettiği dostluk duyguları, zekasını tam olarak çalıştırabilirdi. Hesaplamalar yapmaya başlamıştı bile. Cebinden bir parça kâğıt ve kalem çıkardı, bir şeyler çizmeye koyuldu.
Terry, Archie’nin söylediklerine başını salladı. Gülümsedi, belli belirsiz.
- Nasıl? Nasıl yapacağız Archie?
- Bilmiyorum. Bilemiyorum…
Stear aniden başını kaldırdı, yüzünde büyük bir umut ışığı ve sevinç vardı.
- BEN BİLİYORUM!
Terry ve Archie şaşkınlık ve merakla ona baktılar. Archie, Stear’ın havaya kaldırdığı çizim kâğıdını görünce iç geçirdi ve kollarını kavuşturdu.
- Stear, biliyorsun hiçbir icadın işe yaramıyor!
- Bu yarayacak!
- Her zaman böyle diyorsun ama hiçbir şekilde icatların çalışmıyor!
Stear’ın gözleri dolmuştu.
- Archie, bir kere olsun bana inan… Annie için… Candy için… Patty için…
Üçünün de gözleri doluydu. Terry, Stear’a doğru birkaç adım attı.
- Ben inanıyorum. Haydi ne yapmamız gerekiyorsa yapalım! Başka çaremiz de yok zaten…
Terry’nin sesi çok kararlı çıkmıştı. Stear başını salladı. Archie de omuz silkti, icadın yine bir işe yaramayacağı ortadaydı, ama Terry’nin de dediği gibi, başka çareleri yoktu…
***
Eliza öfkeliydi, elinden gelse Candy’nin üzerine çullanırdı. Sinirle bağırdı:
- Hepsi senin yüzünden, aptal!
Candy sakinleşmeye çalışıyordu.
- Depreme ol mu dedim ben?
- Candy, sen! Sen Terry’yi benden alamayacaksın!
- Terry’yi senden almak mı?
- Anthony’yi almadın mı zaten? Anthony senin yüzünden öldü! Peki bu senin umurunda mı? Hayır! Senin tek derdin para!
Candy’nin gözleri yaşla dolmuştu.
- Kes artık Eliza! Yetmedi bana yaptıkların? İntikamını almadın mı hâlâ? Anthony, Anthony’nin ölümüne sevindim mi sanıyorsun? Yüreğim acıdan yandı, Eliza! Yeter artık. Yeter…
Eliza konuşamıyordu. Candy öyle içten bağırmıştı ki, nasıl olduysa buzdan kalbi erimeye başlamıştı.
- Candy. Sen, sen benim hayatımı çaldın!
- Ne yaptım söyler misin? Ne yaptım? Ne yaptım da senin hayatını çaldım?
Tartışma uzayıp gidiyor, dakikalar hızla ilerliyordu… Bütün Londra acı içinde kıvranıyor, bir yardım eli bekliyordu. “Candy o yıkıntının altından çıkabilecek mi? Onu yeniden görebilecek miyim?” Terry sürekli bunu düşünüyordu…
2. BÖLÜM
Öhö öhö! Öhö öhö! Öhö öhö!
Candy bitkinlikle gözlerini açmaya çalıştı. Açamıyordu. Sırtında çok, çok ağır bir şey vardı, canı çok yanıyordu. Neler oluyordu? Karabasan mıydı bu? Candy’nin canı hayatında HİÇ bu derece acımamıştı. Candy yine öksürdü, gözlerini açtı. Hiçbir şey göremiyordu. Karnının üzerine uzanmış, ellerini başının üzerine koymuş bir vaziyette duruyordu. Sırtındaki acı giderek artıyordu. Kalkmaya çabalıyor, ama kalkamıyordu. Üzerinde her ne varsa kalkmasına engel oluyordu. Candy birden olanları hatırladı, dehşete düşmüştü. DEPREM! Tabi ya, deprem olmuştu! Candy titreyemedi bile, sırtındaki yük titremesine bile engel olmuştu. Candy sadece başını kaldırabiliyordu. Yavaş bir sesle seslendi.
- Eliza?
Ses yoktu. Candy korkmuştu.
- Eliza! Sesimi duyuyor musun? Eliza! Eliza!
Yine ses yoktu. Candy iyice korkmuştu. “Allah’ım lütfen ölmemiş olsun…” Candy birden dehşetle bağırdı.
- Londra da yıkılmış olmalı!
Evet, bütün Londra yıkılmıştı. Candy bir sürü ölen olduğunu düşündükçe yüreği daralıyordu. Aniden düşünmesi tamamen kesildi, aklına gelen bir isim, bütün bedenini derin bir acıyla doldurmuş, yüreğindeki korkunun zirveye çıkmasını sağlamıştı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye, kalbi sıkışmaya başladı.
- Terry…
Candy’nin bedenindeki müthiş acı, bu ismi mırıldanmasıyla kat be kat artmıştı. “Ya… Ya Terry’ye bir şey olduysa? Acaba yıkıntıda mıdır? Yoksa… Yoksa?” Candy bütün kalbiyle, yüreğiyle, bedeniyle, her şeyiyle ama her şeyiyle Terry’ye bir şey olmasından korkuyordu. Ya öldüyse? Candy ne yapardı? Bu acıya nasıl dayanırdı? O olmadan, onun sıcaklığını hissetmeden, gülümseyen gözlerine bakmadan, sesini duymadan nasıl yaşardı?
- Terry… Lütfen yaşa… Lütfen… Beni bırakma…
- Candy?
- Eliza?
- Buradayım! N, ne oldu?
- Deprem oldu, Eliza. Bina çöktü.
- HAYIR!
Eliza olayları yeni kavramıştı. Üzerine hiçbir şey düşmemiş, iki sütunun üstüne düşen beton yığınları Eliza’ya küçük bir boşluk oluşturmuştu. Aynı zamanda Candy’yle arasında da büyükçe bir boşluk vardı. Ama doğal olarak büyük bir dehşetle bağırıyordu.
- İMDAT! YARDIM EDİN! KİMSE YOK MU? İMDAT!
- Eliza, sakin ol. Şu an seni kimse duyamaz.
- Candy! Bunu nasıl söylersin? Bizi buradan kurtarmalılar! Burada yaşayamayız!
Candy ister istemez güldü.
- Burada yaşayacağımızı kim söyledi? Kurtulacağız Eliza. Merak etme. Güçlü olmalısın. Nefesini boşa harcama. Oksijeni azaltıyorsun. Yavaş nefes al.
- NE! Oksijen mi? Havasız da kalabiliriz yani, öyle mi? Candy sana söylüyorum, beni hemen bu şeyden çıkar!
Candy ofladı. Sırtındaki beton bir yana, bir yıkıntının altında olmak bir yana, havasızlık bir yana, Terry korkusu bir yana, Eliza da bir yanaydı. Eliza gibi biriye bir yıkıntının altında saatlerce, belki de, belki de günlerce yan yana olmak…
Eliza sakinleşmeye çabalıyor, ama başaramıyordu.
- Ne yapacağız, Candy? Söyle, buradan nasıl çıkacağız? Bizi buradan HEMEN kurtarmalılar!
Candy sinirlenmişti. Bağırdı.
- Sessiz ol! Bu yıkıntının altında kalan bir tek biz değiliz! Bütün öğrenciler! Hatta belki de bütün Londra! Kaç kişinin ölmüş olabileceğini hiç düşünüyor musun? Kaç insan? Biz iyiyiz! Havamız çok olmasa da var, bütün vücudumuza bir şeyler düşmüş değil, bütün vücudumuzla yıkıntının altında değiliz Eliza! Peki ama diğerleri? Annie, Patty, Louise, hatta Rahibe Gray, hatta, hatta… Terry… Onlar yaşıyor mu, onu bile bilmiyorken nasıl bu kadar bencil olabilirsin?
Eliza sustu. Bir şey diyemedi. Candy’nin o an bütün kalbiye Terry’yi düşündüğünü sinir de olsa anlamıştı. Eliza düşündü: Eğer Terry’yi gerçekten seviyorsa, neden kalbinde ufacık bir endişe bile hissetmiyordu?
Öte yandan Candy sessiz sessiz ağlıyordu… Terry’ye ne olduğunu çok merak ediyordu…
***
Terry titreye titreye ne yapacağını bilemeden yıkılmış Kızlar Yurdu’nun önünde volta atıyordu. Bütün bedeni inanılmaz bir biçimde ağrıyor, zaman zaman kalbi sıkışıyordu. “Candy şimdi bu betonların altında… Ne yapmalıyım? Ona ya bir şey olduysa? Nasıl yaşarım? Ne yaparım?”
Terry olayın etkisinden kurtulup mantığıyla Candy’nin muhtemel yerini hesapladı. Tam da önünde duruyordu. Ama… Onu oradan nasıl, nasıl çıkarabilirdi ki? Nasıl… En azından yaşadığını bilseydi, sesini duysaydı… Küçücük bir umutla tüm gücüyle bağırdı.
- CANDYYY!
Candy Terry’nin bağırışını elbette işitememişti. Sadece Terry’nin acı dolu kalbinin sesini duyabilmişti. “Terry yaşıyor… Hatta belki de… Belki de beni arıyor…” Gülümsedi. Kalbi ona asla yalan söylemezdi. Yüreğinde duyduğu Terry’nin sesiydi. Bundan yüzde yüz emindi… Küçücük bir umutla o da tüm gücüyle bağırdı.
- TERRYYY!
Terry titredi. Sanki o yıkıntının altından, belli belirsiz, boğuk bir ses gelmişti… Candy’nin sesi miydi bu? Yoksa ümitsizce çırpınan bir başka öğrenci mi? Ses o kadar boğuk, o derece kısık gelmişti ki çıkarmak imkânsızdı.
Eliza şaşkındı. Yattığı yerde hafif dönerek yüzünü Candy’nin sesinin geldiği yere doğru çevirdi.
- “Terry” mi? Onun seni duyabileceğini mi sanıyorsun? Büyük ihtimalle diğer yıkıntıların altında kalmıştır.
Candy öfkeyle Eliza’ya döndü.
- Terry burada ve hatta beni arıyor. Biliyorum.
- Nereden biliyorsun? Terry’nin sesini duymuş olamazsın!
- Duydum! Yüreğimde onun sesini duydum.
- Candy, yine saçmalıyorsun!
- Sana duydum dedim! Terry yaşıyor! O yıkıntının altında değil!
Candy’nin kalbi umut duygularıyla küt küt atıyordu. Buradan kurtulacağını biliyordu. Hatta içinden bir ses onu Terry’nin kurtaracağını söylüyordu…
İki büyük aşktı onlarınki. Birbirlerinin hislerini onlarca milin ötesinden hissedebilirlerdi. Biri üzülse, diğeri aynı üzüntüyü kalbinde hissediyordu. İşte, Terry, Candy’nin acısını ta yüreğinde hissedebiliyordu.
***
Terry sürekli düşünüyordu. Ne yapabilirdi? Candy’yi oradan nasıl kurtarabilirdi? Beton yığınına yürüdü, dokundu, çok ağırdı. Tam o sırada birbirinden farklı iki ses duydu.
- ANNİE!
- PATTY!
- (İkisi de aynı anda) CANDY!
Terry şaşkınlıkla seslerin geldiği yöne baktı ve şaşkınlıkla donakaldı. Bunlar… Archie ve Stear! İkisinin de yüzleri bembeyaz kesilmişti, gözlerinde korkunun derin izleri vardı. Archie Terry’yi görünce şaşkınlıkla durdu.
- Terrius!
Stear o tarafa bakmıyordu, yıkıntıyı kaldırabilecek bir alet tasarlıyordu kafasında. Söylendi.
- Evet, Archie, evet! Eminim ki Terry’nin ölmesini diliyorsundur!
Archie sinirlenerek bağırdı.
- Kardeşim, susar mısın? Terry burada!
Stear şaşırarak doğruldu ve Terry’yi gördü.
- Terry! Sen…
- Ben tepedeydim. Sonra, sonra… Yer titremeye başladı… Hızla… Ve Candy… Yıkıntının altında… Ben ona bağırdım. Sanki yıkıntının altından… Belli belirsiz… Onun sesi…
Terry’nin mavi gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Archie de Stear da şaşkındı, özellikle Archie… Başını eğdi, gözleri durgunlaşmıştı.
- Candy…
Kaba, sürekli alay eden serseri Terry’yi ağlarken, hem de sadece gönül eğlendirdiğini düşünen Candy için ağlarken görmek Archie’yi çok etkilemişti. Kararsız adımlarla ona yürüdü, Terry’nin titreyen omuzlarından tuttu, dolu gözleriyle gülümsedi.
- Onu kurtaracağız Terry… Annie’yi, Patty’yi de…
Stear yıkıntıya bakmayı sürdürüyordu. Belki Patty’ye olan aşkı, Candy’ye ve Annie’ye hissettiği dostluk duyguları, zekasını tam olarak çalıştırabilirdi. Hesaplamalar yapmaya başlamıştı bile. Cebinden bir parça kâğıt ve kalem çıkardı, bir şeyler çizmeye koyuldu.
Terry, Archie’nin söylediklerine başını salladı. Gülümsedi, belli belirsiz.
- Nasıl? Nasıl yapacağız Archie?
- Bilmiyorum. Bilemiyorum…
Stear aniden başını kaldırdı, yüzünde büyük bir umut ışığı ve sevinç vardı.
- BEN BİLİYORUM!
Terry ve Archie şaşkınlık ve merakla ona baktılar. Archie, Stear’ın havaya kaldırdığı çizim kâğıdını görünce iç geçirdi ve kollarını kavuşturdu.
- Stear, biliyorsun hiçbir icadın işe yaramıyor!
- Bu yarayacak!
- Her zaman böyle diyorsun ama hiçbir şekilde icatların çalışmıyor!
Stear’ın gözleri dolmuştu.
- Archie, bir kere olsun bana inan… Annie için… Candy için… Patty için…
Üçünün de gözleri doluydu. Terry, Stear’a doğru birkaç adım attı.
- Ben inanıyorum. Haydi ne yapmamız gerekiyorsa yapalım! Başka çaremiz de yok zaten…
Terry’nin sesi çok kararlı çıkmıştı. Stear başını salladı. Archie de omuz silkti, icadın yine bir işe yaramayacağı ortadaydı, ama Terry’nin de dediği gibi, başka çareleri yoktu…
***
Eliza öfkeliydi, elinden gelse Candy’nin üzerine çullanırdı. Sinirle bağırdı:
- Hepsi senin yüzünden, aptal!
Candy sakinleşmeye çalışıyordu.
- Depreme ol mu dedim ben?
- Candy, sen! Sen Terry’yi benden alamayacaksın!
- Terry’yi senden almak mı?
- Anthony’yi almadın mı zaten? Anthony senin yüzünden öldü! Peki bu senin umurunda mı? Hayır! Senin tek derdin para!
Candy’nin gözleri yaşla dolmuştu.
- Kes artık Eliza! Yetmedi bana yaptıkların? İntikamını almadın mı hâlâ? Anthony, Anthony’nin ölümüne sevindim mi sanıyorsun? Yüreğim acıdan yandı, Eliza! Yeter artık. Yeter…
Eliza konuşamıyordu. Candy öyle içten bağırmıştı ki, nasıl olduysa buzdan kalbi erimeye başlamıştı.
- Candy. Sen, sen benim hayatımı çaldın!
- Ne yaptım söyler misin? Ne yaptım? Ne yaptım da senin hayatını çaldım?
Tartışma uzayıp gidiyor, dakikalar hızla ilerliyordu… Bütün Londra acı içinde kıvranıyor, bir yardım eli bekliyordu. “Candy o yıkıntının altından çıkabilecek mi? Onu yeniden görebilecek miyim?” Terry sürekli bunu düşünüyordu…
Şu kişiden alıntılanmıştır: Narcissus tarhinde 16/08/2018, 17:523. BÖLÜM
- Kardeşim, bu çizim, her ne kadar hiçbir şey anlamasam da, gayet mantıklı gözüküyor.
- Tabii ki mantıklı. Archie, bu kesinlikle işe yarayacak. Şu kısmı görüyor musun? Burası her şeyin bittiği yer. Burayı halledersek, onları kesinlikle kurtarabiliriz.
- Peki ya malzemeler? Nereden bulacağız?
Terry bu soruyla gerilmişti. Tabii ya, malzeme! St. Paul Akademisi gibi güçlü bir yapı bile yıkılmışsa, Londra’da dikili bir bina kalmış olması olasılık dışıydı. Candy’yi kurtaramama ihtimalini düşündü, Candy’nin sesi beyninde yankılanınca titredi. Stear’a baktı. Stear gülümsüyordu.
- Aptal olma! Unuttun mu? Rahibe Gray’in teftişe geldiği bir anda malzemelerimi görüp atmasından endişe ederek bir kısmını gömmüştük, unutmuş olamazsın!
Archie heyecanlanmıştı.
- Tabii ya! En son William Amca’nın senin için gönderdiği şeyler, şu garip şeyler de gömülü! Ah, kardeşim, sen bir harikasın!
Terry hafif rahatladı. Yapabileceği tek şey Stear’a güvenmekti. Stear’ın malzemeleri gömdüğünü söylediği ormana ilerlediler. Depremin şiddetiyle ağaçlar devrilmişti.
- Pekâlâ, soldan üçüncü ağaç… Fakat bu karmaşada nasıl bulacağız yerini!
Archie ve Stear, gömdükleri yeri saptamaya çalışırken Terry gökyüzüne baktı. Gökyüzü de en az yeryüzü kadar dingindi. Sanki hiç deprem olmamış gibi, yer yerinden oynamamış gibi dingin. Elbette, aksi nasıl mümkün olabilirdi? Tüm Londra, yıkıntıların altında can çekişiyordu. Kim bilir kaç kişi, şu anda son nefesini veriyordu… Ve kim bilir, Candy şu an ne yapıyordu…
***
≈ Birkaç saat sonra ≈
- Kaç saat geçmiştir?..
- Sabah olmak üzeredir.
- Sahi mi?..
Elisa bitkin düşmüştü. Candy de öyle. Sırtında ağır bir yük vardı, bedenini eziyordu adeta. Sırtında başlayan acı, bütün vücudunu sarmıştı. Diş etlerine kadar, her yeri sızlıyordu. Gözlerini sımsıkı kapattı. Terry’yi düşünmeye çalıştı. Onu düşünmek, acısını hafifletiyordu. Onun yaşadığına emindi. Terry ile geçirdiği her anı canlandırdı kafasında. Onun gülümsemesini hayal etti. Buradan çıkar çıkmaz görmek istediği ilk kişi, kesinlikle Terry idi. Ona sımsıkı sarılmak, onun için korktuğunu söylemek istiyordu.
Elisa derin bir nefes aldı. Bu kadar zaman kapalı bir yerde durmak, çoktan öldüğü hissine kapılmasına neden olmuştu. Evet, ölebilirdi. Kimse onlar için yardıma gelmeyebilirdi. Bir süre düşündü. Ölmesi insanların hayatında ne tür bir kayıp oluşturabilirdi ki? Kimler üzülürdü? Annesi, babası, Neil… Başka, başka? Aklına hiçbir isim gelmiyordu. Varlığı ya da yokluğu, kimse için önemli değildi aslında. Kendi ailesi dışında, ona değer veren biri var mıydı ki? Gözlerini kapattı. Tam da ölmek üzere olan birinin yapacağı şeyi yapıyordu işte, canını acıttığı insanları düşünüyordu. Küçüklüğüne döndü, ufak olduğu zamanlar. Evlerine gelen yaşlı bir teyze vardı, her gün gelir, uzun siyah piyanonun başına oturur, bir sürü parça çalardı. Elisa’nın çocukluğunu düşündüğünde zihninde beliren ilk görüntüydü bu: Kapısı açık bir balkon, rüzgârla dışarı saçılan ince beyaz tül, balkonun önünde oturmuş piyano çalan, gri saçları uçuşan teyze, piyanodan yayılan o tatlı melodi… Nasıl da severdi… Hayatı boyunca sevdiği ilk şeydi o melodi. Başını çok iyi bildiği, devamını bir türlü hatırlayamadığı o hoş şarkı. Hatırlayamamasının nedeniydi belki de, şımarıklık yapıp teyzeyi evden attırması. Sahi, çocuklar saf, masum şeylerdi, değil mi? Hangi masum kalp, şu an bile hatıralarının başköşesini süsleyen o yaşlı teyzeyi attırabilirdi? Elisa’nın beyni zonkluyordu. Kalbindeki zehri fark etmeye başlamıştı işte.
“Zehrimi herkese yaymışım…” Annesinin eve oynamaları için getirttiği bütün çocukları dilediği gibi kullanmış, zavallılar Elisa ve kardeşinin sözlerini dinlemeleri karşılığında ailelerin alacağı parayı düşünerek bu işkencelere katlanmışlardı. Öyle ya, işkenceden ne farkı vardı Elisa’nın yaptıklarının? Yattığı yerde kıvrandı, kalbindeki zehrin tadını hissedebiliyordu. Kendini de zehirleyecekti.
Anılarının en korkunç noktası, hiç şüphesiz Candy’di. Candy’nin eve geldiği ilk günü hatırlıyordu. Değişik bir kokusu vardı, alışık olmadığı bir koku. Üstü başı eskiydi, buna da alışık değildi Elisa. Bakışları ise, tüm herkesten farklıydı. Candy’yi gördüğü ilk an, onu bir melek sanmıştı. Kendisinden tamamen farklıydı. O kadar farklıydı ki, kendisinin aksine bu kadar mükemmel bir insanın var oluşu, onu adeta kudurtmuştu. İçindeki zehir, onu da zehirlemek üzere harekete geçmişti. Fakat Candy’nin tepkileri tüm diğer çocuklardan da farklıydı. Kendini savunuyordu, acısını kimseye göstermemeye çalışıyordu ve her şeye rağmen, gülümsüyordu. O kimdi? Nasıl bu denli iyi biri olabilirdi? Elisa deliriyor, deliriyor, onu gördüğü an her yeri parçalamak istiyordu. Bu durum da, davranışlarına yeterince yansıyordu.
Candy çok güzel bir kız değildi. Hatta o sarışın kabarık saçları, düz burnu ve çilleriyle aptal gibi gözüktüğü de söylenebilirdi. Fakat davranışları, onu çok sevimli bir kız hâline getiriyordu. Belki de bu yüzden Anthony onu çok seviyordu. Anthony… Küçüklüğünden beri az buçuk hoşlandığı sarışın, zengin oğlan… Çok güçlü duygular beslemiyordu onun için, zira o Elisa idi, kimi gerçekten çok sevebilirdi ki? Fakat Candy ve Anthony arasındaki aşk, onu çıldırtıyordu…
Elisa, Candy’nin olduğu tarafa döndü. Yavaş, yumuşak bir sesle:
- Candy.
Candy zorlukla gözlerini açtı.
- Efendim?
Elisa yumruklarını sıktı, sesini titretmemeye çalıştı.
- Özür dilerim.
***
≈ Birkaç saat sonra ≈
Güneşin doğmasına bir-iki saat gibi kısa bir süre kalmıştı. Pony Tepesi’nin yamacında bir sürü alet vardı; çekiçler, demir parçaları, makaralar… Terry ve Archie, bu tarz işlerden zerre kadar anlamasalar da Stear’ın makinesini onun talimatları doğrultusunda oluşturmaya çalışıyorlardı. Elbette en çok işi yapan Stear’dı. Elleri bir saniye bile boş durmuyordu. Belki de ilk defa başarılı olabilecek, aynı zamanda hayati bir önem taşıyan makinesini hemen bitirmeliydi.
Terry ve Archie’ye döndü.
- Buradan sonrasını ancak ben halledebilirim. Biraz oturun.
Terry itiraz etti.
- Emin misin? Bizim de yapabileceğimiz bir şeyler olmalı!
- Hayır, yok. Buradan sonrasında bana ancak ayak bağı olursunuz. Makineyi tamamlayınca, moloz yığınlarını kaldırmak için biraz güce ihtiyacımız olacak. Makinem bu gücü sıfıra indiremiyor. Bu yüzden siz dinlenin.
Archie başıyla onaylayıp ayağa kalktı, kardeşinin sırtına dostça vurdu.
- Haydi Terry. Biraz çevreye bakınalım.
Terry doğruldu, alnında biriken ter damlalarını sildi. Bu iş gerçekten yorucuydu. Saatlerdir uğraşıyorlardı. Stear’a güvenmek zorundaydı, zira şu an onlara yardım edebilecek başka birinin olduğunu zannetmiyordu.
Archie ile ikisi, görkemli St. Paul Akademisi’nden geriye kalanlara, yıkıntıya baktılar. Çok sevdiği insanlar şu an bu ağır binanın altındaydı. Ürperdiler.
Hayat, durmuştu. Bunun başka bir açıklaması yoktu.
Terry sırtını yıkıntıya verdi, bacaklarını kendine çekti. Yüzünü elleriyle kapadı. Sadece hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu. Gözleri bu duruma hazırlamıştı kendini zaten.
Archie Terry’yi izliyordu. Gerçekten, bu serserinin Candy ile yalnızca eğlendiğini, aslında onun için hiçbir anlam ifade etmediğini düşünüyordu. Fakat görünüşe göre, durum hiç de düşündüğü gibi değildi. Yalnızca alay etmek için gülen, onun haricinde sürekli soğuk, kızgın görünen Terry; işte karşısında, titriyordu. Belki de ağlıyordu. Candy için... “İnsanlar her zaman düşündüğün gibi olmuyor, ha Archie?” diye fısıldadı. Sonra yavaşça Terry’nin yanına oturdu, gözlerini yıldızlara dikti.
- O kurtulacak.
Terry başını kaldıramadı.
- Delirmek üzereyim…
Sesi boğuktu, titrekti, acı doluydu. Terry ağlıyordu. Aniden ayağa fırladı, yıkıntıya var gücüyle yumruk atmaya başladı, bir yandan da bağırıyordu.
- DELİRİYORUM! DELİRİYORUM! DELİRİYORUM!
Archie dehşete düşmüştü, Terry’yi tutmaya çabaladı.
- APTAL, SAKİN OL!
Güç bela Terry’yi oturttu, fakat Terry’nin kolları rahat durmuyordu. Archie, Terry’nin saçlarını yolmasına engel oldu, kollarını sımsıkı tutup bağırdı.
- Candy kolay kolay vazgeçmez, aptal! Rahat dur azıcık.
Terry sakinleşti, fakat gözyaşları durmak bilmiyordu. Gözlerini sımsıkı kapattı.
- Ona bir şey olursa ne yaparım? Ne yaparım Archie? Candy, ben onu… Candy…
Archie sıkıntıyla iç geçirdi. “Şimdi de sayıklıyor.”
- Beni dinle, Terry. Candy pek çok hayati tehlike atlattı. Lakewood’da çok hızlı akan bir ırmak vardır, sonu şelale ile biter. Candy oradan düştü, onu Bay Albert kurtardı ve Candy ölmedi. Candy’yi haydutlar kaçırdı, onu William Amca kurtardı ve Candy ölmedi. Şimdi de Candy binanın altında, onu biz kurtaracağız ve o yaşayacak, tamam mı? Ve emin ol, Candy oradan çıktığında görmek isteyeceği ilk kişi sen olacaksın.
Bunu söylerken biraz duraksadı, sesi titredi.
- Seni ağlarken görmek istemez veya saçlarını yolarken, değil mi? Bu yüzden, kendine hâkim olmalısın.
Terry durdu. Derin bir nefes aldı, başını kaldırıp aydınlanmaya başlayan gökyüzüne baktı. Gözleri kızarmıştı iyice.
- Ben iyiyim. Archie, yardım ne zaman gelir?
- Bilemiyorum.
- Eğer depremin merkezi Londra’ysa, diğer yerler daha az etkilenmiş demektir.
- Öyleyse bir iki gün içerisinde, komşu şehirlerden yardım gelebilir.
- Bir iki gün çok. Stear’ın icadının işe yaraması lazım.
Elini alnına bastırdı.
- Candy’yi kurtarmamız lazım.
- Heey, çocuklar! Yaptım, oldu! Hadi gelin ve taşımama yardım edin!
Stear’ın sesini duyar duymaz fırladılar. Stear makineyi yarı yola kadar getirmiş sonrasında bırakmıştı. Makineyi görünce, Terry’nin gözleri, umutla parladı. Bu, işe yarayacaktı. Oldukça sağlam, güçlü bir makine gibiydi. Archie hayranlıkla makinenin uzun, ucunda kepçe olan koluna dokundu.
- Kardeşim, bu harika olmuş!
Stear alnındaki teri sildi ve gülümsedi.
- Teşekkürler. Bunun işe yarayacağından eminim. Yıkıntının yanına taşıyalım, nasıl çalıştıracağımızı size anlatayım.
Üç kişi kolaylıkla taşıdılar makineyi. Ardından Stear nasıl çalıştıracaklarını anlattı. Herkesin kolay kolay tasarlayamayacağı güçlü bir düzenekti.
Son ayarlamalar yapıldı, Terry makinenin kepçeye benzer kısmını yıkıntıya uzattı ve Stear’a tamam işareti yaptı.
- Bu tek umudumuz. Herkes geri çekilsin, çalıştırıyorum!
Terry ve Archie hızla geri çekildiler, kalpleri küt küt atıyordu. Gözlerini kocaman açmışlardı, makine çalışacak mıydı? Stear düğmeye bastı.
***
- Ne, özür mü? Ne için?
- İşte, sana bu ana kadar yaptığım her şey için.
Elisa yanaklarının kıpkırmızı olduğunu hissedebiliyordu. Candy’nin tepkisi ne olacaktı? Onu affedecek miydi, yoksa bağıracak, ona yaptığı tüm kötülükleri bir bir hatırlatacak mıydı? Elisa cevabı bekleyemedi, aniden ağlamaya başladı.
- Candy, ben, gerçekten üzgünüm. Sen o kadar harika bir insansın ki! Ben, ben, kendim gibi olmayan birini gördüğümde, onu çok kıskanıyorum. Sen bir melek gibisin, benden çok farklısın. Seni hep kıskandım, hep çok kıskandım. Hep kıskançlığımdan yaptım bunları… Kendimi anlayamıyorum… Neden bu kadar kötü bir insanım, bilmiyorum… Neden böyleyim, Candy? Daha fazla bunları yapmak istemiyorum. Beni affedecek misin, Candy?..
- Elisa… Bir gün pişman olacağını biliyordum. Çünkü sen iyi bir insansın, Elisa. Her insan gibi, sen de hata yaptın. Ve pişman oldun. Ben seni affediyorum. Bundan sonra iyi anlaşalım, olur mu?
Elisa kulaklarına inanamıyordu. Başını ellerinin arasına aldı.
- Bu kadar çabuk mu affedeceksin beni? Hayatını kararttım senin. Her şeyini elinden aldım, sürekli sana eziyet ettim, Candy, neden affediyorsun beni? Anthony öldüğünde, herkesten çok yardıma ihtiyacın olduğunda bile sana kötü davrandım ben!
Candy’nin gözleri dolmuştu. Her insanın kalbinin zayıf bir tarafı vardı, onunki şu an Elisa’nın yaptıklarını bir bir gözünün önüne getiriyordu. Başını hızlıca sallayarak görüntüleri sildi, gülümsedi.
- Elisa, ben seni affetmek istiyorum. Ama bana bir söz ver. Bundan sonra iyi anlaşalım. Kötülük yaptığın insanlardan af dile.
- Beni affederler mi? Sen herkes gibi değilsin ki!
- Sen elinden geleni yaptığın sürece…
Sözleri, yukarılardan gelen bir gürültüyle yarıda kesildi. Çok keskin bir gürültü…
- Bekle, bu da ne?
Elisa titredi.
- Yoksa tepemize başka binalar mı yıkılıyor?
- Elbette hayır. Bu farklı bir şey.
Dikkatle dinledi.
- Sanki daha da arttı. Fark ediyorsun değil mi?
Elisa bağırdı.
- Ne, seni duyamıyorum!
Gürültü kulakları sağır edecek bir boyuta ulaşmıştı. Candy de, Elisa da tir tir titriyordu. Sadece onlar değil, üzerlerindeki sütunlar, uzandıkları zemin, her şey titriyordu. Molozlardan toz ve toprak parçaları dökülüyordu. Elisa son duasını etmeye başlamıştı bile. Başını çevirdi ve son gücüyle bağırdı.
- Candy, galiba öleceğiz! Elveda!
Tam o sırada, başlarının üstündeki sütun hareket etti. Candy’nin nefesi kesilmişti, elleriyle başını korurken gözlerini sımsıkı kapattı. Korkudan bayılacağını düşündüğü anda, yavaşça fısıldadı: “Terry…”
Bu son kelimeyle, sırtının üstündeki ağırlık kalktı. Candy’nin sımsıkı kapalı gözkapaklarının arasından parlak bir ışık süzüldü. Candy gözlerini bu kör edici ışığa karşı açmaya çalışırken, gürültü kesilmişti. Tanıdık bir siluetti ilk başta görebildiği. Sonra hatlar yavaş yavaş netleşti. O alışık olduğu, özlediği gülümseme, karşısındaydı.
- Candy…
Devam edecek...
24.03.2016
3. BÖLÜM
- Kardeşim, bu çizim, her ne kadar hiçbir şey anlamasam da, gayet mantıklı gözüküyor.
- Tabii ki mantıklı. Archie, bu kesinlikle işe yarayacak. Şu kısmı görüyor musun? Burası her şeyin bittiği yer. Burayı halledersek, onları kesinlikle kurtarabiliriz.
- Peki ya malzemeler? Nereden bulacağız?
Terry bu soruyla gerilmişti. Tabii ya, malzeme! St. Paul Akademisi gibi güçlü bir yapı bile yıkılmışsa, Londra’da dikili bir bina kalmış olması olasılık dışıydı. Candy’yi kurtaramama ihtimalini düşündü, Candy’nin sesi beyninde yankılanınca titredi. Stear’a baktı. Stear gülümsüyordu.
- Aptal olma! Unuttun mu? Rahibe Gray’in teftişe geldiği bir anda malzemelerimi görüp atmasından endişe ederek bir kısmını gömmüştük, unutmuş olamazsın!
Archie heyecanlanmıştı.
- Tabii ya! En son William Amca’nın senin için gönderdiği şeyler, şu garip şeyler de gömülü! Ah, kardeşim, sen bir harikasın!
Terry hafif rahatladı. Yapabileceği tek şey Stear’a güvenmekti. Stear’ın malzemeleri gömdüğünü söylediği ormana ilerlediler. Depremin şiddetiyle ağaçlar devrilmişti.
- Pekâlâ, soldan üçüncü ağaç… Fakat bu karmaşada nasıl bulacağız yerini!
Archie ve Stear, gömdükleri yeri saptamaya çalışırken Terry gökyüzüne baktı. Gökyüzü de en az yeryüzü kadar dingindi. Sanki hiç deprem olmamış gibi, yer yerinden oynamamış gibi dingin. Elbette, aksi nasıl mümkün olabilirdi? Tüm Londra, yıkıntıların altında can çekişiyordu. Kim bilir kaç kişi, şu anda son nefesini veriyordu… Ve kim bilir, Candy şu an ne yapıyordu…
***
≈ Birkaç saat sonra ≈
- Kaç saat geçmiştir?..
- Sabah olmak üzeredir.
- Sahi mi?..
Elisa bitkin düşmüştü. Candy de öyle. Sırtında ağır bir yük vardı, bedenini eziyordu adeta. Sırtında başlayan acı, bütün vücudunu sarmıştı. Diş etlerine kadar, her yeri sızlıyordu. Gözlerini sımsıkı kapattı. Terry’yi düşünmeye çalıştı. Onu düşünmek, acısını hafifletiyordu. Onun yaşadığına emindi. Terry ile geçirdiği her anı canlandırdı kafasında. Onun gülümsemesini hayal etti. Buradan çıkar çıkmaz görmek istediği ilk kişi, kesinlikle Terry idi. Ona sımsıkı sarılmak, onun için korktuğunu söylemek istiyordu.
Elisa derin bir nefes aldı. Bu kadar zaman kapalı bir yerde durmak, çoktan öldüğü hissine kapılmasına neden olmuştu. Evet, ölebilirdi. Kimse onlar için yardıma gelmeyebilirdi. Bir süre düşündü. Ölmesi insanların hayatında ne tür bir kayıp oluşturabilirdi ki? Kimler üzülürdü? Annesi, babası, Neil… Başka, başka? Aklına hiçbir isim gelmiyordu. Varlığı ya da yokluğu, kimse için önemli değildi aslında. Kendi ailesi dışında, ona değer veren biri var mıydı ki? Gözlerini kapattı. Tam da ölmek üzere olan birinin yapacağı şeyi yapıyordu işte, canını acıttığı insanları düşünüyordu. Küçüklüğüne döndü, ufak olduğu zamanlar. Evlerine gelen yaşlı bir teyze vardı, her gün gelir, uzun siyah piyanonun başına oturur, bir sürü parça çalardı. Elisa’nın çocukluğunu düşündüğünde zihninde beliren ilk görüntüydü bu: Kapısı açık bir balkon, rüzgârla dışarı saçılan ince beyaz tül, balkonun önünde oturmuş piyano çalan, gri saçları uçuşan teyze, piyanodan yayılan o tatlı melodi… Nasıl da severdi… Hayatı boyunca sevdiği ilk şeydi o melodi. Başını çok iyi bildiği, devamını bir türlü hatırlayamadığı o hoş şarkı. Hatırlayamamasının nedeniydi belki de, şımarıklık yapıp teyzeyi evden attırması. Sahi, çocuklar saf, masum şeylerdi, değil mi? Hangi masum kalp, şu an bile hatıralarının başköşesini süsleyen o yaşlı teyzeyi attırabilirdi? Elisa’nın beyni zonkluyordu. Kalbindeki zehri fark etmeye başlamıştı işte.
“Zehrimi herkese yaymışım…” Annesinin eve oynamaları için getirttiği bütün çocukları dilediği gibi kullanmış, zavallılar Elisa ve kardeşinin sözlerini dinlemeleri karşılığında ailelerin alacağı parayı düşünerek bu işkencelere katlanmışlardı. Öyle ya, işkenceden ne farkı vardı Elisa’nın yaptıklarının? Yattığı yerde kıvrandı, kalbindeki zehrin tadını hissedebiliyordu. Kendini de zehirleyecekti.
Anılarının en korkunç noktası, hiç şüphesiz Candy’di. Candy’nin eve geldiği ilk günü hatırlıyordu. Değişik bir kokusu vardı, alışık olmadığı bir koku. Üstü başı eskiydi, buna da alışık değildi Elisa. Bakışları ise, tüm herkesten farklıydı. Candy’yi gördüğü ilk an, onu bir melek sanmıştı. Kendisinden tamamen farklıydı. O kadar farklıydı ki, kendisinin aksine bu kadar mükemmel bir insanın var oluşu, onu adeta kudurtmuştu. İçindeki zehir, onu da zehirlemek üzere harekete geçmişti. Fakat Candy’nin tepkileri tüm diğer çocuklardan da farklıydı. Kendini savunuyordu, acısını kimseye göstermemeye çalışıyordu ve her şeye rağmen, gülümsüyordu. O kimdi? Nasıl bu denli iyi biri olabilirdi? Elisa deliriyor, deliriyor, onu gördüğü an her yeri parçalamak istiyordu. Bu durum da, davranışlarına yeterince yansıyordu.
Candy çok güzel bir kız değildi. Hatta o sarışın kabarık saçları, düz burnu ve çilleriyle aptal gibi gözüktüğü de söylenebilirdi. Fakat davranışları, onu çok sevimli bir kız hâline getiriyordu. Belki de bu yüzden Anthony onu çok seviyordu. Anthony… Küçüklüğünden beri az buçuk hoşlandığı sarışın, zengin oğlan… Çok güçlü duygular beslemiyordu onun için, zira o Elisa idi, kimi gerçekten çok sevebilirdi ki? Fakat Candy ve Anthony arasındaki aşk, onu çıldırtıyordu…
Elisa, Candy’nin olduğu tarafa döndü. Yavaş, yumuşak bir sesle:
- Candy.
Candy zorlukla gözlerini açtı.
- Efendim?
Elisa yumruklarını sıktı, sesini titretmemeye çalıştı.
- Özür dilerim.
***
≈ Birkaç saat sonra ≈
Güneşin doğmasına bir-iki saat gibi kısa bir süre kalmıştı. Pony Tepesi’nin yamacında bir sürü alet vardı; çekiçler, demir parçaları, makaralar… Terry ve Archie, bu tarz işlerden zerre kadar anlamasalar da Stear’ın makinesini onun talimatları doğrultusunda oluşturmaya çalışıyorlardı. Elbette en çok işi yapan Stear’dı. Elleri bir saniye bile boş durmuyordu. Belki de ilk defa başarılı olabilecek, aynı zamanda hayati bir önem taşıyan makinesini hemen bitirmeliydi.
Terry ve Archie’ye döndü.
- Buradan sonrasını ancak ben halledebilirim. Biraz oturun.
Terry itiraz etti.
- Emin misin? Bizim de yapabileceğimiz bir şeyler olmalı!
- Hayır, yok. Buradan sonrasında bana ancak ayak bağı olursunuz. Makineyi tamamlayınca, moloz yığınlarını kaldırmak için biraz güce ihtiyacımız olacak. Makinem bu gücü sıfıra indiremiyor. Bu yüzden siz dinlenin.
Archie başıyla onaylayıp ayağa kalktı, kardeşinin sırtına dostça vurdu.
- Haydi Terry. Biraz çevreye bakınalım.
Terry doğruldu, alnında biriken ter damlalarını sildi. Bu iş gerçekten yorucuydu. Saatlerdir uğraşıyorlardı. Stear’a güvenmek zorundaydı, zira şu an onlara yardım edebilecek başka birinin olduğunu zannetmiyordu.
Archie ile ikisi, görkemli St. Paul Akademisi’nden geriye kalanlara, yıkıntıya baktılar. Çok sevdiği insanlar şu an bu ağır binanın altındaydı. Ürperdiler.
Hayat, durmuştu. Bunun başka bir açıklaması yoktu.
Terry sırtını yıkıntıya verdi, bacaklarını kendine çekti. Yüzünü elleriyle kapadı. Sadece hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu. Gözleri bu duruma hazırlamıştı kendini zaten.
Archie Terry’yi izliyordu. Gerçekten, bu serserinin Candy ile yalnızca eğlendiğini, aslında onun için hiçbir anlam ifade etmediğini düşünüyordu. Fakat görünüşe göre, durum hiç de düşündüğü gibi değildi. Yalnızca alay etmek için gülen, onun haricinde sürekli soğuk, kızgın görünen Terry; işte karşısında, titriyordu. Belki de ağlıyordu. Candy için... “İnsanlar her zaman düşündüğün gibi olmuyor, ha Archie?” diye fısıldadı. Sonra yavaşça Terry’nin yanına oturdu, gözlerini yıldızlara dikti.
- O kurtulacak.
Terry başını kaldıramadı.
- Delirmek üzereyim…
Sesi boğuktu, titrekti, acı doluydu. Terry ağlıyordu. Aniden ayağa fırladı, yıkıntıya var gücüyle yumruk atmaya başladı, bir yandan da bağırıyordu.
- DELİRİYORUM! DELİRİYORUM! DELİRİYORUM!
Archie dehşete düşmüştü, Terry’yi tutmaya çabaladı.
- APTAL, SAKİN OL!
Güç bela Terry’yi oturttu, fakat Terry’nin kolları rahat durmuyordu. Archie, Terry’nin saçlarını yolmasına engel oldu, kollarını sımsıkı tutup bağırdı.
- Candy kolay kolay vazgeçmez, aptal! Rahat dur azıcık.
Terry sakinleşti, fakat gözyaşları durmak bilmiyordu. Gözlerini sımsıkı kapattı.
- Ona bir şey olursa ne yaparım? Ne yaparım Archie? Candy, ben onu… Candy…
Archie sıkıntıyla iç geçirdi. “Şimdi de sayıklıyor.”
- Beni dinle, Terry. Candy pek çok hayati tehlike atlattı. Lakewood’da çok hızlı akan bir ırmak vardır, sonu şelale ile biter. Candy oradan düştü, onu Bay Albert kurtardı ve Candy ölmedi. Candy’yi haydutlar kaçırdı, onu William Amca kurtardı ve Candy ölmedi. Şimdi de Candy binanın altında, onu biz kurtaracağız ve o yaşayacak, tamam mı? Ve emin ol, Candy oradan çıktığında görmek isteyeceği ilk kişi sen olacaksın.
Bunu söylerken biraz duraksadı, sesi titredi.
- Seni ağlarken görmek istemez veya saçlarını yolarken, değil mi? Bu yüzden, kendine hâkim olmalısın.
Terry durdu. Derin bir nefes aldı, başını kaldırıp aydınlanmaya başlayan gökyüzüne baktı. Gözleri kızarmıştı iyice.
- Ben iyiyim. Archie, yardım ne zaman gelir?
- Bilemiyorum.
- Eğer depremin merkezi Londra’ysa, diğer yerler daha az etkilenmiş demektir.
- Öyleyse bir iki gün içerisinde, komşu şehirlerden yardım gelebilir.
- Bir iki gün çok. Stear’ın icadının işe yaraması lazım.
Elini alnına bastırdı.
- Candy’yi kurtarmamız lazım.
- Heey, çocuklar! Yaptım, oldu! Hadi gelin ve taşımama yardım edin!
Stear’ın sesini duyar duymaz fırladılar. Stear makineyi yarı yola kadar getirmiş sonrasında bırakmıştı. Makineyi görünce, Terry’nin gözleri, umutla parladı. Bu, işe yarayacaktı. Oldukça sağlam, güçlü bir makine gibiydi. Archie hayranlıkla makinenin uzun, ucunda kepçe olan koluna dokundu.
- Kardeşim, bu harika olmuş!
Stear alnındaki teri sildi ve gülümsedi.
- Teşekkürler. Bunun işe yarayacağından eminim. Yıkıntının yanına taşıyalım, nasıl çalıştıracağımızı size anlatayım.
Üç kişi kolaylıkla taşıdılar makineyi. Ardından Stear nasıl çalıştıracaklarını anlattı. Herkesin kolay kolay tasarlayamayacağı güçlü bir düzenekti.
Son ayarlamalar yapıldı, Terry makinenin kepçeye benzer kısmını yıkıntıya uzattı ve Stear’a tamam işareti yaptı.
- Bu tek umudumuz. Herkes geri çekilsin, çalıştırıyorum!
Terry ve Archie hızla geri çekildiler, kalpleri küt küt atıyordu. Gözlerini kocaman açmışlardı, makine çalışacak mıydı? Stear düğmeye bastı.
***
- Ne, özür mü? Ne için?
- İşte, sana bu ana kadar yaptığım her şey için.
Elisa yanaklarının kıpkırmızı olduğunu hissedebiliyordu. Candy’nin tepkisi ne olacaktı? Onu affedecek miydi, yoksa bağıracak, ona yaptığı tüm kötülükleri bir bir hatırlatacak mıydı? Elisa cevabı bekleyemedi, aniden ağlamaya başladı.
- Candy, ben, gerçekten üzgünüm. Sen o kadar harika bir insansın ki! Ben, ben, kendim gibi olmayan birini gördüğümde, onu çok kıskanıyorum. Sen bir melek gibisin, benden çok farklısın. Seni hep kıskandım, hep çok kıskandım. Hep kıskançlığımdan yaptım bunları… Kendimi anlayamıyorum… Neden bu kadar kötü bir insanım, bilmiyorum… Neden böyleyim, Candy? Daha fazla bunları yapmak istemiyorum. Beni affedecek misin, Candy?..
- Elisa… Bir gün pişman olacağını biliyordum. Çünkü sen iyi bir insansın, Elisa. Her insan gibi, sen de hata yaptın. Ve pişman oldun. Ben seni affediyorum. Bundan sonra iyi anlaşalım, olur mu?
Elisa kulaklarına inanamıyordu. Başını ellerinin arasına aldı.
- Bu kadar çabuk mu affedeceksin beni? Hayatını kararttım senin. Her şeyini elinden aldım, sürekli sana eziyet ettim, Candy, neden affediyorsun beni? Anthony öldüğünde, herkesten çok yardıma ihtiyacın olduğunda bile sana kötü davrandım ben!
Candy’nin gözleri dolmuştu. Her insanın kalbinin zayıf bir tarafı vardı, onunki şu an Elisa’nın yaptıklarını bir bir gözünün önüne getiriyordu. Başını hızlıca sallayarak görüntüleri sildi, gülümsedi.
- Elisa, ben seni affetmek istiyorum. Ama bana bir söz ver. Bundan sonra iyi anlaşalım. Kötülük yaptığın insanlardan af dile.
- Beni affederler mi? Sen herkes gibi değilsin ki!
- Sen elinden geleni yaptığın sürece…
Sözleri, yukarılardan gelen bir gürültüyle yarıda kesildi. Çok keskin bir gürültü…
- Bekle, bu da ne?
Elisa titredi.
- Yoksa tepemize başka binalar mı yıkılıyor?
- Elbette hayır. Bu farklı bir şey.
Dikkatle dinledi.
- Sanki daha da arttı. Fark ediyorsun değil mi?
Elisa bağırdı.
- Ne, seni duyamıyorum!
Gürültü kulakları sağır edecek bir boyuta ulaşmıştı. Candy de, Elisa da tir tir titriyordu. Sadece onlar değil, üzerlerindeki sütunlar, uzandıkları zemin, her şey titriyordu. Molozlardan toz ve toprak parçaları dökülüyordu. Elisa son duasını etmeye başlamıştı bile. Başını çevirdi ve son gücüyle bağırdı.
- Candy, galiba öleceğiz! Elveda!
Tam o sırada, başlarının üstündeki sütun hareket etti. Candy’nin nefesi kesilmişti, elleriyle başını korurken gözlerini sımsıkı kapattı. Korkudan bayılacağını düşündüğü anda, yavaşça fısıldadı: “Terry…”
Bu son kelimeyle, sırtının üstündeki ağırlık kalktı. Candy’nin sımsıkı kapalı gözkapaklarının arasından parlak bir ışık süzüldü. Candy gözlerini bu kör edici ışığa karşı açmaya çalışırken, gürültü kesilmişti. Tanıdık bir siluetti ilk başta görebildiği. Sonra hatlar yavaş yavaş netleşti. O alışık olduğu, özlediği gülümseme, karşısındaydı.
- Candy…
Devam edecek...
24.03.2016